Dağ yamacında, elleri ağzında düşünceli bakan kasketli yaşlı bir adam ve yanından kanat çırparak havalanan bir keklik
|

Keklik Sendromu

İçindekiler
  1. Ortak Özellikler
  2. Keklik Benzetmesi
  3. Karakteristik Özellikler
  4. Nasıl Yardımcı Olabiliriz?
  5. Hayata Küsmemek
  6. Yazarın 2026 Notu: Keklik Sendromuna Yeniden Bakmak

Bu yazıya Ekim 2026’da yeni bir bölüm eklendi: Yazarın 2026 Notu: Keklik Sendromuna Yeniden Bakmak ↓

Keklik gibi kanadımı süzmedim
Murat alıp doya doya gezmedim
Bu kara yazıyı kendim yazmadım
Alnıma yazılmış bu kara yazı
Kader böyle imiş ağlarım bazı
Gönül hey hey hey sebep oy

Erzincan türküsü · Kaynak kişi: Salih Dündar · Derleyen: Muzaffer Sarısözen

Bu yazıyı yazarken bir yandan da Erdal Erzincan’dan bu Erzincan Türküsünü dinliyorum… Ne güzel özetlemiş ozan yaşadığı ömrü, çektiği sıkıntıların boyutunu.

Geçenlerde yaptığım bir danışma seansında danışanım sorunlarını anlatırken “her şey geçmişe dayanıyor, bir türlü aşamıyorum” demişti… Öyle bir hayattı ki yaşadığı, hep mücadele, hep mücadele. Ardından kalıcı hayat yorgunluğu, geçmişte kalan keşkeler, imkânsızlıklar, acılar…

Belli bir yaşın üzerindeki bireylerle yapılan danışmalarda sıkça rastladığım bir durumu size bahsedeceğim sendromda anlatacağım.

Ortak Özellikler

  • Yokluk ve fakirlik ilk ortak nokta: Maddi yoksunluklar her türlü gelişimin önüne geçmiş koskoca bir duvar olarak orada durur onların hayatında. “Giyecek ayakkabı, elbise, yiyecek yemek, başlarını sokacak bir ev… YOKTUR!” Geçim derdi gerçek bir derttir.
  • Ailede ebeveyn kayıpları, ayrılıkları ve bunun yol açtığı üvey ilişkiler: En büyük destekten yoksun büyümek, anne ya da babadan herhangi birinin yokluğunda karşılanamayan sevgi açlığı, doldurulamayan boşluklar…
  • Sosyal destek yoksunluğu: Güncel tabirle “dayı” yoksunluğu… Elinden tutan olmamıştır!

“Born with a silver spoon in the mouth” – “Ağzında gümüş kaşıkla doğmak”

Doğuştan şanslılar için kullanılan bir tabir. Bu sendromu yaşayanların kendilerini tanımlarken kullandıkları çarpıcı bir deyimdir: “Anadan, atadan bir şey yok – her şeyi tırnaklarımla kazıyarak bu hale getirdim!”

Keklik Benzetmesi

Konumuzun keklikle ilgisi şuradan geliyor: Keklik diğer kuşlardan farklı olarak kanat ve gövde oranı açısından biraz tavuğu andırdığından uçuşta zorlanır, yüksekçe yerlerde dallarda duramaz, “daima kanat çırpmak zorundadır!” Bilir ki çırpmayı bırakırsa düşer! Gönlünce kanatlarını açıp süzülemez! Hep yerlerdedir! Ötüşü ise hüznü çağrıştırır: “İki keklik bir derede ötüyor, ötme de keklik derdim bana yetiyor…”

Benzer olarak, geçirilen hayatta yaşananları özetlerken birey şunu söyler: “Yorgundur, çünkü hep çalışmıştır; hep çalışmak zorunda kalmıştır, bakmak zorunda olduğu birileri vardır.” (Ki eğer kendinize bakabilip buna ilaveten birilerine de bakabilenler daha iyi anlar.) Gönlünce gezememiş, ayaklarını rahatça uzatamamıştır (dünyanın sefasını sürememiştir). Bilir ki çalışmayı bıraktığı anda aç kalır!

Aylık yeterli maddi destek sağlayacak atadan kalma kira mülkü yok! Çoğu zaman maddi birikimleriyle gurur duyarlar ki yemeden içmeden, dişinden tırnaktan arttırıldığı için önemlidir ve çocuklarına bunun vicdani yüklemesini mutlaka yaparlar, sorumluluk almalarını isterler.

Her an “bir kara gün” beklentisiyle yaşarlar ve bunun için köşede ayrılan birkaç bilezik ya da yastık altı paraları vardır. Haksız da değiller çünkü yaşadıkları yaşamsal krizler bu tecrübe için yeterlidir. Zor günleri hep gardını indirmeden beklerler, bu da onları yorar doğal olarak.

Karakteristik Özellikler

Yaşamları bir başarı hikâyesi gibidir. (Bakınız: Resilience – failure, rejection, grit “Yılmazlık”). Gururla anlatacakları bir yaşam hikayeleri vardır.

Arabeske yatkın yapıdadırlar, sadece müzik olarak değil, yaşamı anlamlandırmaları ve tepkileri de böyledir… Çok kolay “batsın bu dünya” moduna geçiş yaparlar. En mutlu anlarında bile “kaç kadeh kırıldı sarhoş gönlümde…” tarzı bir müzikle “batsın bu dünya” moduna dönüşleri 3-5 saniye sürer sadece… Kendilerini hep “acıların kişisi” olarak hissetme eğilimleri vardır.

Hayatla ilgili edindikleri düsturlar, özlü sözler ve önemli tecrübeleri vardır ve bunu paylaşmayı severler. “Bu hayatta bir tek şeye inanırım, o da…” “Bir kere şu üç şeye itibar etmeyeceksin: bir…”

Kader ve yaşam senaryolarına dair olumsuzlardır… İsyan etseler de kaderci bir anlayışı benimsemek onları rahatlatır çoğu zaman. “Bu toprağın altı da var!” “Kefenin cebi yoktur.” “Dünya Sultan Süleyman’a kalmamıştır…” Tesellisi Allah’a havale ederler…

Daha da aklınıza gelirse özellikleri lütfen yazının altına siz ekleyin…

Nasıl Yardımcı Olabiliriz?

Keklikle ilgili atladığımız bir şey var, o da “kekliğin aldığı mesafe”! Her ne kadar kanat çırpsa da her zaman çabanın sonucunu, mükâfatını alır.

“Hep çalıştın ve şu an bu sizi siz yaptı!” Çalışmaların sonucunda elde edilenlere (aile, eş ve çocuklar, maddi imkânlar, ev, araba vs.) vurgu yapılmalı…

Bir hayat hep mücadeleyle geçmiştir. Rahmetli dedeniz ya da babanız muhtemelen sizden daha zor bir hayat geçirmiştir ve yine muhtemelen çocuklarınız sizden daha rahat bir hayat geçirecekler… Çocuklarınıza sunabildiğiniz imkânlar unutulmamalı, danışmada vurgulanmalı. Atadan beri iyileşme süreci vurgulanmalı…

Hayat geçmişten bu yana, her kültürde, her devirde nüfusun çoğunluğuna hep zor olagelmiştir… Cedric’in deyimine benzer olarak köylüysen, işçiysen… hayat gerçekten zordur. Bu hayatın sana hazırladığı özel bir menü değil, çoğumuza hazırladığı bir menüdür. Bunu bilmek ne işimize yarar? Belki yalnız olmadığımızı bilmek iyi gelebilir…

Acıları yaşayıp göğüsleyebilmek bizi olgunlaştırır, halden anlayana dönüştürebilir. İsyanla acımızın bedelini başkalarına ödetmektense, bir başka düşene el uzatmamızı sağlar, merhametimizi arttırır.

Hayata Küsmemek

Hayata küsmek yok! Hayat size her acıyı tattırsa da, tattığınız güzellikleri de arada hatırlamakta fayda var… Arada yaşanılan sadece kötü ve zor anları hatırlayarak genelleştirmelerden uzak durmalı. “Hep zorluk, hep acı, hep ıstırap… Yorgunum dostlarım, yorgun!”

Bir dakika! Evlendiğiniz günü hatırlıyor musunuz? Ne hissettiniz? Ya kazandığınız sınavlarınız? Ya ilk çocuğunuz doğduğunda? İlk maaşta ne hissettiniz? “Her şey bitti” dediğiniz anlarda hayatınıza giren “Hızır” durum ve kişiler karşısında?

Yapmayın lütfen! Hayat hep kötü değildi.

“Ama” ve “fakat”la başlayan direnç cümlelerini bir tarafa bırakarak bir kere de geçiştirmeden elde ettiğiniz güzelliklere odaklanın. Her şeyin bedeli olduğunu unutmamak lazım ve belki siz biraz fazla ödediniz, biliniz ki zor kazanılan her şey daha değerlidir 🙂

Ve hâlâ da sağlığınızı kaybetmediyseniz şükredin, mutlu olun ve değerini bilin derim…

Eğer ölüm döşeğinde değilse size bunları anlatan, hâlâ alacak nefesi varsa bu dünyada, onu yarına umutlandırın ve yaşayacağı güzel şeylerin değerini bilerek yaşayacağı için şanslı olduğunu hatırlatın…

Ve son olarak kendimce bir şey: “Kendi ekmeğimi çalışarak kazanabilmek – her şeye; zorluklara, iniş ve çıkışlara, kayıplara, hastalıklara… rağmen çalışabilmek” çooook güzel 🙂

Her şeye rağmen yaşamak, yaşayabilmek, nefes alabilmek çoooook güzel 🙂

Yazarın 2026 Notu: Keklik Sendromuna Yeniden Bakmak

Ekim 2026’da eklendi

Dağ yamacında, elleri ağzında düşünceli bakan kasketli yaşlı bir adam ve yanından kanat çırparak havalanan bir keklik
Hep kanat çırpmak zorunda olan keklik… Belki de asıl zor olan, bir dala konabileceğine inanmak.

Bu yazıyı yazalı on bir yılı geçti. O gün bir yandan Erdal Erzincan’dan türkü dinliyordum, hatırlarsanız. Aradan geçen yıllarda danışma odasında nice hayat hikâyesi dinledim, nice mücadeleye tanıklık ettim. Dönüp bugün baktığımda şunu daha açık görüyorum: “Keklik Sendromu” dediğim şey yalnızca yoksullukla, çok çalışmakla ilgili değilmiş. Asıl mesele, zor günler geride kaldığı hâlde insanın o zor günlerin içinde yaşamayı sürdürmesi.

Bazılarımız yoksulluktan kurtuluyoruz ama yoksulluğun bize öğrettiği korkudan kurtulamıyoruz. Ev oluyor, araba oluyor, çocuklar okuyor, iş yoluna giriyor… Ama içimizde bir yerde, “ya yarın bir şey olursa” diye bekleyen o eski çocuk yaşamaya devam ediyor. Hayat değişmiş, ama insanın hayata karşı duruşu aynı kalmış.

Önce bir açıklama: Keklik Sendromu nedir, ne değildir?

Şunu baştan söyleyeyim: “Keklik Sendromu” psikiyatride tanımlanmış bir hastalık ya da bilimsel olarak geçerliliği sınanmış bir sendrom değil. Psikolojik danışma deneyimimden ve hayattan edindiğim gözlemlerden yola çıkarak kullandığım bir benzetme. Yani bu yazıyı okuyup kimse kendine ya da yakınına “tanı” koymasın lütfen 🙂

Anlatmak istediğim şu: Çocukluğundan beri yokluk, kayıp, güvensizlik ve ağır sorumluluklarla boğuşan bazı insanlar, zamanla sürekli çabalamayı bir yaşam biçimine dönüştürüyor. Çalışmak onlar için ekmek parası olmaktan çıkıp kendini güvende ve değerli hissetmenin yolu hâline geliyor.

Bu insanlar gerçekten güçlü insanlar. Yoktan var etmişler, büyük fedakârlıklar yapmışlar. Ama bu gücün görünmeyen bir bedeli var: Durmayı, dinlenmeyi, hayatın sunduğu güzelliklerden içi rahat bir şekilde yararlanmayı unutmuş olabiliyorlar.

Bir şeyin de altını çizeyim: Yoksulluk yaşamış herkes böyle değil. Geçim derdi hâlâ süren birine “boş ver, kaygılanma” demek de hem gerçekçi değil hem haksızlık olur. Benim sözünü ettiğim, şartlar düzeldiği hâlde eski güvensizliğin hâlâ direksiyonda oturması.

Mücadelenin görünmeyen bedeli

Yıllarca zor şartlarda yaşayan insan yalnızca çalışmayı değil, her an tetikte olmayı da öğreniyor. Elindekini kaybetmekten korkuyor, “kara gün” için biriktiriyor, her ihtimali önceden hesaplıyor. Mullainathan ve Shafir (2013), kıtlık ve yokluk deneyiminin zihni nasıl daralttığını, dikkati hep eksik olana nasıl kilitlediğini anlatır. Danışma odasında gördüğüm de buna benziyor: Yokluk bitse de zihin bir süre daha yokluk hesabı yapmayı sürdürüyor.

Bu tutum çoğu zaman insanı korur. Ama bazen de hayatı yaşamaktan alıkoyar.

Ekonomik olarak rahatlamış birini düşünün. Artık eskisi gibi çalışmak zorunda değil. Ama bir günü boş geçse içi rahat etmiyor. Tatilde aklı işte. Kendine bir gömlek alsa vicdan azabı çekiyor. Çocukları rahat etsin istiyor, ama onların kendisi kadar didinmemesine de içten içe kızıyor. Çünkü onun dünyasında dinlenmek tembellik, harcamak savurganlık, yardım istemek zayıflık, keyif almak sorumsuzluk demek.

Bu anlayış çoğu zaman çocuklara da geçiyor. Hepimiz duymuşuzdur, belki de söylemişizdir:

“Ben sizin yaşınızdayken…”
“Biz neler çektik, siz nereden bileceksiniz!”
“Bu imkânları kolay mı kazandık sanıyorsunuz?”

Bu sözlerin arkasında haklı bir emek, koca bir fedakârlık ve “beni anlayın” isteği var. Ama çocuklar bazen anne babalarının yaşadığı yoksulluğu değil, o yoksulluğun bıraktığı korkuyu ve suçluluğu miras alıyor. Şimdi kendimize dürüstçe soralım: Çocuklarımıza daha iyi bir hayat hazırlarken, kendi mücadelemizin yükünü de onların sırtına yüklüyor olabilir miyiz?

Bir bedel de ilişkilerde ödeniyor. Hep sorumluluk taşıyan insan, sevdikleriyle birlikte olmayı bile yapılacak işler listesine ekleyebiliyor. Ailesine güzel bir yarın hazırlarken, onlarla geçirebileceği güzel bir bugünü kaçırabiliyor.

Elbette her mücadele insana zarar vermez. Zorluklarla boğuşmak insanı olgunlaştırabilir, güçlendirebilir; Tedeschi ve Calhoun’un (2004) “travma sonrası büyüme” dediği şey de buna işaret eder. Ama zorluktan güçlenerek çıkmakla, hayatı bitmeyen bir savaş gibi yaşamak arasında büyük bir fark var.

Peki, iyileşmek ne demek?

2015’te bu yazıyı yazarken, insanların bunca zorluğa rağmen elde ettiklerini görmesinin önemini anlatmıştım: “Hep çalıştın ve bu seni sen yaptı!” Hâlâ aynı fikirdeyim. İnsan geriye bakınca yalnızca kayıplarını değil, başardıklarını da görebilmeli.

Ama bugün buna bir şey eklemek istiyorum: İyileşmek, sadece ne kadar güçlü olduğumuzu fark etmek değil; artık hep güçlü olmak zorunda olmadığımızı kabul edebilmek.

Her derdi tek başımıza çözmek, herkesin yükünü taşımak, her an üretmek zorunda değiliz. Yorulabiliriz, yardım isteyebiliriz, bazen hiçbir şey yapmadan oturabiliriz. Bunların hiçbiri bizi daha az değerli yapmaz.

Geçmişte yaşayamadıklarımız için üzülmeye de hakkımız var: Çalışmak zorunda kaldığımız için kaçırdığımız güzelliklere, yaşayamadığımız çocukluğa, rafa kaldırdığımız hayallere… Bunların hepsini “iyi ki yaşamışım, beni güçlendirdi” diye cilalamak zorunda değiliz. Bazı acılar gerçekten acıdır, bazı kayıpların telafisi yoktur. 2015’te “şükredin, mutlu olun” demiştim; bugün buna şunu da ekliyorum: Kaybettiklerinizin yasını tutmaya da izin verin kendinize. Yas ile şükür birbirine engel değil.

Geçmişin elimizden aldıkları kadar, bugüne bıraktıklarını da görebiliriz. Belki de kalan hayatımızı geçmişin açığını kapatmaya çalışarak geçirmek zorunda değiliz. Belki biraz da yaşamaya başlayabiliriz.

Kendinize sorabileceğiniz birkaç soru

  • Hiçbir şey yapmadığım bir günün akşamında içimde ne oluyor: huzur mu, suçluluk mu?
  • Kendime bir şey aldığımda ya da dinlendiğimde içimden geçen ilk cümle ne?
  • “Kara gün” için biriktirdiklerim artık beni koruyor mu, yoksa yaşamaktan mı alıkoyuyor?
  • Çocuklarıma emeğimi mi anlatıyorum, yoksa korkumu mu aktarıyorum?
  • En son ne zaman bir şeyi hiçbir hesap yapmadan, sadece keyif için yaptım?

Bu sorular bir test değil, kendinizle bir sohbet başlatmak için. Cevaplar sizi zorluyorsa bir psikolojik danışmanla konuşmak iyi gelebilir.

Keklik artık bir dala konabilir mi?

Yazının başında kekliği, düşmemek için hep kanat çırpmak zorunda olan insanın sembolü olarak kullanmıştım. “İki keklik bir derede ötüyor, ötme de keklik derdim bana yetiyor…” demiştik. Bugün bu benzetmeyi bir adım öteye taşımak istiyorum.

Belki de keklik için en zor şey uçmak değildir. Asıl zor olan, bir dala konabileceğine, kanatlarını dinlendirdiğinde düşmeyeceğine inanmaktır.

İnsanın değeri ne kadar çalıştığıyla, ne kadar kazandığıyla, başkaları için ne kadar didindiğiyle ölçülmez. Telaşsız bir sabah kahvaltısı, bir dostla saatlerce çay içip sohbet etmek, çocukların, torunların gülüşünü dinlemek, sevdiğiniz bir türküyü hiçbir şey düşünmeden mırıldanmak… Hayatın asıl zenginliği bazen tam da bunlardır.

Hayatın zorlukları bitmeyecek, biliyorum. Yine kayıplar yaşayacağız, yine üzüleceğiz, yine kanat çırpacağız. Ama hayat yalnızca mücadele etmek için yaşanmıyor.

2015’te yazımı “Her şeye rağmen yaşamak, yaşayabilmek, nefes alabilmek çoooook güzel :-)” diye bitirmiştim. On bir yıl sonra altına bir cümle daha ekliyorum:

Evet, her şeye rağmen yaşamak çoooook güzel. Ama arada bir dala konup kanatlarını dinlendirmek, hayatta kalmakla yetinmeyip gerçekten yaşamak da en az o kadar güzel 🙂

Prof. Dr. Mustafa Uslu

Kaynakça

Mullainathan, S., & Shafir, E. (2013). Scarcity: Why having too little means so much. Times Books.

Tedeschi, R. G., & Calhoun, L. G. (2004). Posttraumatic growth: Conceptual foundations and empirical evidence. Psychological Inquiry, 15(1), 1–18. https://doi.org/10.1207/s15327965pli1501_01

Bunları da okuyabilirsiniz

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.