Hırsız Girdi Eve… Ama Kapıyı Sen mi Açtın?
Mutsuzluğun Mimarı Kim: Zihnimiz mi, Mahalle mi ?
Modern psikoloji dünyası uzun zamandır aynı nakaratı tekrarlıyor: “Mutsuzsan büyük ihtimalle suç sende.”
Beklentilerin gerçeklerle inatlaşması, başkalarının Instagram’ıyla kıyas yapman, geçmişin hayaletleriyle kahve içmen, her şeyi “benim yüzümden” diye şahsileştirmen… Bunların hepsinde haklılık payı var. Ama bu koro o kadar yüksek sesle bağırıyor ki, dışarıdaki gürültüyü ve kendi içimizdeki tuhaf zevkleri duymak zorlaşıyor.
Oysa mesele o kadar basit değil.
Tıpkı Nasrettin Hoca’nın fıkrasındaki gibi: Hoca’nın evine hırsız girmiş, neyi var neyi yoksa götürmüş. Komşular başına üşüşmüş: “Kapıyı neden sağlam yapmadın? Pencereyi açık bırakmışsın! Uykun da ne kadar ağırmış!”
Hoca sonunda patlamış: “Yahu tamam, ben suçluyum da… Eve giren hırsızın hiç mi suçu yok yahu?”
Mahalle Tövbe Etmeyince ve Biz Etmeyince…
Bir kadın yıllarca kötü yollarda dolaşmış, sonunda tövbe etmiş. Komiser sevinmiş: “Aferin kızım, yeni sayfa açıyorsun.” Ama kadın kısa süre sonra yine karakolda. Komiser şaşırmış: “Hani tövbe etmiştin?” Kadın boynunu bükmüş:
“Komiserim, ben tövbe ettim etmesine de… Mahallenin kötü niyetlileri tövbe etmedi ki!”
Bu hikaye tanıdık geliyor değil mi? Sen zihnini ne kadar temizlersen temizle, kapına kaç kilit takarsan tak, etrafındaki baskı, dedikodu ve “sen değişme, biz alıştık” zihniyeti değişmiyorsa, çabaların sıklıkla duvara tosluyor.
Ama dur. İşin bir de bizim tarafımız var.
Bazen mutsuzluk dışarıdan gelen hırsızdan değil, kendi elimizle açık bıraktığımız pencereden giriyor. Çünkü haz tuhaf bir şey. Kısa vadeli, tanıdık, kolay hazlar çoğu zaman uzun vadeli huzurdan daha çekici geliyor.
Obez biri kilosundan mutsuzken bile o anki lezzeti seçebiliyor. Sigara içen ciğerlerinin isyanını bildiği halde dumanı içine çekiyor. Ders çalışması gereken öğrenci “biraz daha sosyal medya” diye zaman öldürüyor. Üşengeçlik, sızlanma, erteleme… Bunlar bazen sadece tembellik değil; sekonder kazanç denen gizli ödüller taşıyor.
Sızlanmak ilgi çekiyor. Tembellik sorumluluktan kurtarıyor. Mutsuzluğumuzu sürdürmek, değişmenin getireceği belirsizlikten koruyor bizi. Beynimiz “tanıdık acı daha güvenli” diyor.
Asıl Resim: Üç Halkalı Dans
Mesele sadece “zihin mi, çevre mi” ikilemi değil. İnsan dediğin üç halkanın ortasında duran, sürekli birbirine enerji veren bir varlık:
- Ruhsal halka: Düşünceler, duygular, travmalar, inançlar, o meşhur “yanlış yorumlar”…
- Bedensel halka: Hormonlar, uyku düzeni, beyin kimyası, yorgunluk…
- Sosyal halka: Mahalle, aile, iş, dostlar, adalet duygusu, “bizi seven seven, sevmeyen giden” ortamı…
Bu üçü bir kalp etrafında dönüp duruyor. Mahalle zehirleyince stres yükseliyor, stres bedenimizi bozuyor, beden bozulunca zihin daha karamsar yorum yapıyor. Ama bazen de biz kendi halkamızı sabote ediyoruz: Bildiğimiz halde zararlı davranışı seçerek, sızlanarak, erteleyerek… Çünkü o anki küçük haz, büyük değişimden daha konforlu geliyor.
Hem Hırsızı Gör, Hem Kendine Dürüst Ol
Hayatın adil olmadığı günler var. Bazen gerçekten hırsız giriyor eve. Bazen mahalle tövbe etmiyor. Bazen de bedenimiz ve zihnimiz “değişmeyelim, burası tanıdık” diyor.
En insani yol şu: Kendimize hem sıkı hem şefkatli davranmak.
Dışarıdaki hırsızları fark etmek, kapıyı kilitlemeyi öğrenmek, gerekirse o mahalleden uzaklaşmak… Ama aynı zamanda kendi içimizdeki “haz bağımlısı”na, sızlanmanın getirdiği gizli ödüllere, tembelliğin verdiği kısa rahatlama hissine de dürüstçe bakmak.
Ne tamamen kurbanız, ne de her şeyin tek mimarı. Bazen mahalle suçlu, bazen biz kendi mutluluğumuzu sabote ediyoruz çünkü değişmek, o tanıdık mutsuzluktan vazgeçmekten daha korkutucu geliyor.
Mutsuzluk, zihnimizin, bedenimizin, mahallemizin ve kendi kısa vadeli hazlarımızın ortak bir prodüksiyonu.
Sen bu prodüksiyonda hangi rolü oynuyorsun? Hangi rolü gerçekten değiştirebilirsin?
O soruyu sormak, kapıyı kilitlemekten bile daha önemli olabilir.