Kemiği Gömdüğün Yere Artık Dönemezsin
|

Kemiği Gömdüğün Yere Artık Dönemezsin

Cibran, İki Ok Öğretisi ve Biriktirmenin Psikolojisi Üzerine
Okuma süresi: yaklaşık 9 dakika

Kutsal kente giden hacıların arasında bir köpek vardır. Cibran’ın anlattığına göre bu köpek yolun kenarında bulduğu bir kemiği kumun derinliklerine gömer. Sebebi basittir: “Yarın acıkırsam.”
Ama köpeğin fark etmediği şey şudur — yolculuk devam etmektedir. Kutsal yol ilerledikçe köpek, kemiği gömdüğü yerden giderek uzaklaşmaktadır.
Bu küçük sahne, modern insanın en temel psikolojik paradoksunu birkaç cümlede özetler: Geleceğe hazırlanmak adına bugünü gömmek. Emekli olunca yaşayacağım diye yıllarını ofis odalarında geçirmek. Çocukları için servet biriktirirken o çocuklarla masaya oturmayı unutmak. Güvende olmak için o kadar çok şey toplamak ki, artık hareket edemez hale gelmek.
Bir akademisyen, psikolojik danışman ve baba olarak yıllardır insanın ruhsal dünyasını inceliyorum. Kayıp, yas ve çocuk psikolojisi üzerine yaptığım çalışmalar bana şunu öğretti: İnsan çoğu zaman hayatın gerçek acılarıyla değil, henüz yaşanmamış kayıpların korkusuyla yaşar. Bu korku, Lübnanlı bilge Khalil Cibran’ın The Prophet (1923) adlı eserindeki metaforlarla ve Budist geleneğin İki Ok Öğretisi’yle çarpıcı biçimde örtüşür.

Birinci Ok ve İkinci Ok
Gautama Buddha’ya atfedilen İki Ok Öğretisi, insan acısının iki ayrı katmandan oluştuğunu söyler.
Birinci ok, hayatın kaçınılmaz gerçeğidir: hastalık, kayıp, ayrılık, ölüm. Bu ok herkese isabet eder; insan olmanın doğasında vardır.
İkinci ok ise insanın kendi zihninin kendine attığı oktur. “Neden bana?”, “Bu haksızlık”, “Keşke farklı olsaydı” — bu sorularla birinci acının üstüne ikinci bir acı inşa ederiz. Modern psikoloji buna ruminasyon, yani zihinsel döngü der. İnsan çoğu zaman yaşadığı olaydan değil, o olay üzerine kurduğu hikâyeden yaralanır.
Kemik gömen köpek, ikinci okun tam ortasındadır. Henüz gelmemiş bir kıtlığın korkusuyla bugünün huzurunu zehirler. Birinci ok ona isabet etmemiştir bile; o kendi zihnindeki hayali acıdan kaçmaktadır.
Cibran bu durumu başka bir metaforla pekiştirir:

“Kuyunuz tamamen doluyken susuzluktan korkmak, kanmayan bir susuzluk değil midir?” (The Prophet, “On Giving”)

Bu ifade psikolojide temel güvensizlik kavramının neredeyse şiirsel bir tarifidir. Nesnel olarak bakıldığında her şeye sahip olan — sevgi, aile, güvence — ama içinde sürekli bir eksiklik taşıyan insan. Sorun kuyunun dolu olmaması değildir; sorun testinin çatlak olmasıdır. Eğer insanın öz kabulü delikse, o kuyuya okyanusu da boşaltsanız susuzluk korkusu bitmez. İkinci ok burada da iş başındadır.

Bizim Topraklarımızın Paradoksu
Bu noktada Anadolu’ya özgü bir boyut devreye girer — ve bu boyutu yüzleşmeden geçmek dürüst olmaz.
Batı bireyselciliği “anı yaşa” der. Ancak bizim kültürümüzde biriktirmek çoğu zaman kişisel bir korku değildir; ahlaki bir eylemdir. Bir baba evlat için çalışır, bir anne kendi konforundan vazgeçer, insanlar yıllarca emek verir çünkü geride kalanların hayatı biraz daha kolay olsun ister. Bu fedakârlık geleneği toplumumuzun en derin değerlerinden biridir ve hafife alınmamalıdır.
Ama tam burada, bu değerin içinde, ince ve sarsıcı bir sınır gizlidir.
Bir ebeveyn, çocuğu için birikirken farkında olmadan çocuğuna verebileceği en büyük hazineyi kaybedebilir: kendi varlığını.
Psikoloji literatüründe güvenli bağlanma (secure attachment) üzerine yapılan onlarca yıllık araştırma tutarlı bir bulguya işaret eder: Çocuğun güven duygusu, bırakılan maddi mirastan değil, ebeveynin duygusal olarak orada olmasından — yani ses tonundan, bakışından, masadaki sohbetinden — şekillenir. Erken dönemde kurulan bu bağ, ilerleyen yaşlarda kaygı, özgüven ve ilişki kurma becerisi üzerinde kalıcı izler bırakır.
Bir çocuk babasının bıraktığı evde yaşayabilir. Ama o evin içinde babasıyla geçirdiği tek bir akşam yemeği hatırası yoksa, o miras ruhsal anlamda eksik kalır.
Buradaki acı gerçek şudur: İkinci ok çoğu zaman en iyi niyetle atılır. “Onlar için biriktiriyorum” düşüncesi, hem bir sevgi ifadesidir hem de — farkında olmadan — bugünü ertelemenin meşrulaştırılmış biçimidir. Köpek kemiği gömerken de kötü niyetli değildi.

Vermek: Sahip Olduklarından Değil, Kendinden
Cibran’ın bu konudaki ifadesi neredeyse provokatiftir:

“Sahip olduklarınızdan verdiğinizde çok az vermiş olursunuz; gerçek vermek kendinizden vermektir.” (The Prophet, “On Giving”)

Bu cümle maddi bir fedakârlık çağrısı değildir. Daha derin bir şeyi işaret eder: insanın elini yumruk yaparak içindekini koruduğunu sandığı anlar. Oysa yumruk yapılmış bir el yeni hiçbir şeyi kavrayamaz.
Vermek, o yumruğun açılmasıdır. Açılan el hem başkasına hem hayata doğru uzanır. Ve paradoks burada ortaya çıkar — ne kadar tutmaya çalışırsak o kadar çok kaybederiz; ne kadar bırakabilirsek o kadar çok kazanırız.

Çalışmak: Sevginin Görünür Kılınması
Cibran çalışmayı şu sözlerle tanımlar:

“Çalışmak, sevginin görünür kılınmasıdır.” (The Prophet, “On Work”)

Modern dünyada iş çoğu zaman statü yarışı ya da geçim mücadelesi olarak deneyimlenir. Oysa bu tanım çalışmayı bambaşka bir çerçeveye oturtur: Yaptığımız işe gerçek anlamda katıldığımızda, o iş artık bir görev değil, varoluşumuzun bir ifadesi olur.
Yalnızca rızık kazanmak için değil; varoluşunu hayata sunmak için çalışmak. Bu iki şey birbirinden çok farklı şeyler yapar insana.

Acı: Kabuğun Kırılma Sesi
İnsan ruhunun en zor kabul ettiği gerçeklerden biri acıdır. Onu çoğu zaman bir hata ya da talihsizlik olarak görürüz; ikinci okla hemen üstüne atlayarak neden böyle olduğunu, kimin suçlu olduğunu sorarız.
Cibran farklı bir şey söyler:

“Acınız, anlayışınızı saran kabuğun kırılışıdır.” (The Prophet, “On Pain”)

Bir tohum toprağın altında parçalanmadan filiz veremez. İnsan ruhu da çoğu zaman kırılmadan genişleyemez. Yas, kayıp ve krizler hayatın en zor deneyimleridir; ama aynı zamanda insanın kendini yeniden inşa ettiği anlardır.
Yıllardır yas ve kriz psikolojisi üzerine çalışan biri olarak şunu söyleyebilirim: İnsan ağır kayıplarla karşılaştığında iki yoldan birini seçer. Ya kabuğuna çekilir — ikinci okları birbiri ardına atar, acıyı büyütür, anlam arayışını kaybeder. Ya da yavaş yavaş, zahmetli biçimde, kabuğunu kırarak daha geniş bir hayata doğar.
Bu ikinci yol daha hızlı değildir. Ama genellikle daha hakikidir.

Bir Danışma Odasından
Birkaç yıl önce bir danışanım vardı — kırklı yaşlarında, başarılı bir iş insanı. Hayatının her alanını titizlikle planlamıştı: emeklilik fonu, çocuklarının eğitim hesabı, sağlık sigortaları. Ama odasına girdiğinde ilk söylediği şey şuydu: “Hiçbir şeyim olmasa bu kadar boşluk hissetmezdim herhalde.”
Konuşmanın ilerleyen bölümlerinde ortaya çıktı ki son iki yılda küçük oğluyla birlikte vakit geçirdiği tek an, tatil fotoğraflarıydı. Oğlu her gün odaya girip “Baba, gel bir şey oynayalım” dediğinde o “Biraz sonra” demişti. Biraz sonra henüz gelmemişti.
Kemik gömdüğü yerden çok uzaklaşmıştı.

Sevgi: Sahip Olmak Değil, Aynı Ufka Bakmak
Cibran dostluğu ve sevgiyi bir eksiklik ilişkisi olarak tanımlamaz. Gerçek sevgi, birbirinin hayatına ihtiyaçtan değil bolluktan katılmaktır. Sevgi bir mülkiyet ilişkisine dönüştüğünde insanlar birbirini sahiplenmeye başlar; bağ güven üzerine değil kontrol üzerine kurulur.
Gerçek sevgi birbirine bakmak değil, aynı ufka bakabilmektir.

Varlığın Akışına Katılmak
Bütün bu düşünceler bir araya geldiğinde tablo şudur:
İnsan biriktirerek değil, akışa katılarak zenginleşir. Birinci ok hayatın kaçınılmaz gerçeğidir ve ona hazırlıklı olmak akıllıca bir eylemdir. Ama ikinci oku zihnimize yerleştiren çoğu zaman biziz — korkularımız, ertelemelerimiz ve “daha fazlası” yanılsamamız.
Açılan bir el hem verebilir hem alabilir. Yumruk yapılmış bir el ise yalnızca tutar — ve zamanla, tuttuğu şeyin kendisini tuttuğunu fark eder.
Belki de insanın gerçek olgunluğu, mülkiyet yanılsamasından çıkıp varoluşun akışına katılabilmektir. Maddi bir miras bırakmak ile gerçek anlamda orada olmak arasındaki farkı görebilmektir.
Yolculuk devam ederken, kemiği gömdüğünüz yere geri dönemeyebilirsiniz.

Bu yazı; Khalil Cibran’ın The Prophet (1923) adlı eserinden alınan alıntıları, Budist İki Ok Öğretisi’ni (Sallatha Sutta, SN 36.6) ve bağlanma kuramı (Bowlby, Ainsworth) üzerine yapılan araştırmaları temel almaktadır. Alıntıların Türkçe çevirileri yazara aittir.

Bunları da okuyabilirsiniz

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.